GÜLÜMSEYİN…

Çok önceden yazdığım bir yazıyı tesadüf eseri buldum. Paylaşmam gerektiğine inandığım için hemen ekliyorum.

Burası buz gibi bir sabahla başlayan ve güneşin ışıklarını öğleden sonra pencerenden gülümsetebilen bir yer. Eh pek tabi insanları da öyle… Erken kalkmanın etkisiyle yayılan esneme fonksiyonu hiçbir kimsenin sabahları gülümsemesini sağlamıyor ancak öğleden sonraki ışın demetinin yaydığı umut hepsini mutlulukla karşılayıp gülümsetebiliyor. Sonuçta çalışmanın hükmedildiği bir atmosferde, tatil yapmak varken ya da gazete sayfalarında yer alan tatil beldeleri ağzımızın suyunu akmasını sağlarken insanlardan yeni doğan güneşin altında kocaman bir gülücük beklemek saçma olsa gerek…

İşte bugün, her zaman gülücükleriyle meşhur olan ben de, ilk defa bu insan demetinin içinde yer aldım. Biliyorum, bir önceki gecem pek güzel geçmedi ama nelerle karşılaştığımı düşününce hayatımın ilk kötü gecesi de değildi. Üniversite mezuniyetim sonrası hayallerimin hayal olduğunu hissetmemden itibaren bu noktaya ulaşmak için kaç fırın ekmek yediğimi hatırlamıyorum bile. Tanrım!! Noktası, virgülüne kadar şimdi hatırladım… Küçücük bir çocuk yalnız başına oynuyordu… Sizde hatırladınız mı içinizdeki küçük çocuğu? Yılların ona neler yaptığını? Nelerle başa çıkmak zorunda kaldığını? Sesinizi duyar gibiyim; ama etrafa çaktırmamak adına tabiî ki de içinizden çıkan naralar eşliğinde…

Evet, hepimiz aynıydık. Güneşi görsek de görmesek de biz bir “güneş”tik. Her şey bizim kontrolümüz altındaydı. Anne babamızın tatlı prensesleri ya da hükümdarlarıydık. Onlar da hiç seslerini çıkarmazlardı. Ne de olsa büyüyünce koca adam olacaktık. Hep büyümemizi beklediler. Şimdi onların sesi bizim sessizliğimiz oldu. Kimimiz hala bu sürecin başındayız, kimimiz ise yolun ortalarına doğru ilerlemiş, koltuğumuzda süzülerek yaşadıklarımızı anılarımızla perçinlemekteyiz. Ama bunu unutmuş olsak da farkına varmamış olsak da sonuç ne olursa olsun hepimiz hala bir “güneş”iz. Kendi yaydığımız ışınlarla beslenir, ancak bu şekilde aydınlanabiliriz. Karanlığın ışığını bile biz çizeriz. Ayın yaydığı ışık da güneşin parçası değil midir sonuçta? Yani kendi karanlığımızı da aydınlığımızı da biz üretiriz.

O yüzden bu hayatta ne ürettiğimiz çok önemli. Say’in zamanında dediği gibi, her arz kendi talebini yaratmıyor muydu? İktisat teorilerinde bu çürütülse de içimizdeki ruhun bunu çürütebileceğini zannetmiyorum. Neden mi? Gülümsemeyi deneyin şimdi.. Gözlerinizi kapatın ve kocaman bir gülücük yerleştirin o kaskatı ifadeniz yerine… Bekleyin… Gülümseyen bir çift dudakla somurtan bir beyin beraber çalışmayı reddedecektir her zaman. Ya somurtmaya devam edersiniz ya da içinizde yayılmaya başlayan anlamsız mutluluğu hissedersiniz. O yüzden gülümseyin… Gülümseyen bir ifade beyin fonksiyonlarınızı da gülümsetecektir. Mutluluk hormonlarınız bisiklet pedalları gibi çalışacak ve içinizde yer alan görünmez pencereniz güneş ışınlarını size yansıtacaktır. Hepimiz birer güneşiz ifadesini bu yüzden kullanmak istedim. Eğer Say Kanunu geçerli ise ürettiklerimiz aslında tükettiklerimizdir. Bunun anlamı ne tüketmek istiyorsak onu da üretebileceğimizdir. O yüzden karanlığın içindeki sessiz çığlıklarımız mı bizi oluşturacak, yoksa güneş ışınlarının yarattığı anlamsız mutluluğu hissetmek mi daha güzel olacak, siz seçin!

Bol “değer”li günler
Merve

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s